Yeni bir yıla girerken hepimiz benzer dileklerde bulunuruz: sağlık, huzur, bereket… Ama durup hiç şunu düşündük mü? Bu dilekler herkes için gerçekten aynı anlama mı geliyor? Bazıları için yeni bir yıl, hâlâ en temel haklara erişebilmenin adıysa, bu tablo bize ne söylüyor?
Yeni bir yıla girerken hepimiz benzer dileklerde bulunuruz: sağlık, huzur, bereket…
Ama durup hiç şunu düşündük mü? Bu dilekler herkes için gerçekten aynı anlama mı geliyor?
Bazıları için yeni bir yıl, hâlâ en temel haklara erişebilmenin adıysa, bu tablo bize ne söylüyor?
Toplum olarak “yardımsever” olmayı severiz. Sokakta beyaz bastonlu birini gördüğümüzde koluna girmeyi,
tekerlekli sandalye kullanan birine “yardım lazım mı?” diye sormayı bir erdem olarak görürüz.
Oysa çoğu zaman gözden kaçırdığımız çok temel bir gerçek var: Kimse kimseden lütuf beklemiyor.
Beklenen tek şey; herkesle eşit haklara, eşit imkânlara ve eşit bir hayata sahip olmak.
Kabul edelim; çoğu zaman fark etmiyoruz. Çünkü erişilebilir olmayan bir dünya, erişimi olanlar için görünmezdir.
Bu yüzden mesele bireysel iyi niyetle çözülemeyecek kadar yapısaldır.
Hak temelli erişilebilirlik, bir toplumun vicdanının ve adalet anlayışının en açık göstergelerinden biridir.
Bugün “engelsiz yaşam” dediğimiz şey, aslında bir tasarım ve bakış açısı meselesidir.
Bir otobüste sesli anons yoksa, bir durak erişilebilir değilse ya da bir web sitesi ekran okuyucuyla uyumlu çalışmıyorsa;
sorun bireyde değil, o hizmeti planlayan sistemdedir.
Bir hizmet planlanırken “herkes kullanabilir mi?” sorusu en başta sorulmadıysa,
sorun sonradan gerçekten çözülebilir mi?
Erişilebilirlik, bir binanın açılışından sonra kapısına eklenen göstermelik bir rampa değildir.
Gerçek erişilebilirlik, daha ilk çizgide başlar.
Bir eğitim kurumuna bağımsızca girebilmek, bir spor alanını istediği zaman kullanabilmek
ya da bir alışveriş merkezinde her ürüne kendi başına ulaşabilmek bir ayrıcalık değil,
temel bir yurttaşlık hakkıdır.
Asıl ihtiyaç duyduğumuz dönüşüm ise zihinseldir.
Çalışma hayatında taleplerin ötelenmediği, engelli bireylerin yalnızca “kontenjan” olarak değil;
bilgi, beceri ve birikimleriyle değerlendirildiği bir düzen kurmak zorundayız.
Karşımızdakini “kardeşimiz” olarak görüp başını okşamak yerine,
onu “akranımız” olarak kabul edip elini sıkmayı öğrenmeliyiz.
Soruları yanındakine değil, doğrudan kendisine yöneltmeliyiz.
Çünkü kimse kendi hayatına dair kararların başkaları tarafından verildiği bir hikâyede figüran olmak istemez.
Bağımsızlık, yalnızca tek başına yürüyebilmek değildir.
Bağımsızlık; imzasını kimseye ihtiyaç duymadan atabilmektir.
Oyunu, iradesini kimseye emanet etmeden sandığa yansıtabilmektir.
Her kitabı okuyabilmek, her filmi izleyebilmek, her caddede özgürce dolaşabilmektir.
Bizim için sıradan olan bu anların, başkaları için hâlâ bir mücadele başlığı olması tesadüf değildir.
Hayatın her alanında örülen görünmez tecrit duvarlarını yıkmak;
“Neden olmaz?” sorusuna takılı kalmak yerine,
“Nasıl olur?” sorusunu sormakla mümkündür.
Değişim, tam da bu sorunun cesaretle sorulduğu yerde başlar.
Her otobüs sesli anons yapana, her yazılım gerçekten erişilebilir olana,
her birey üretimin eşit bir parçası hâline gelene kadar bu ses susmayacak.
Umut, beklemek değildir; doğru soruları sormaya devam etmektir.
Küçük görünen düzenlemelerin, büyük eşitlikler yaratabileceğini bilmek
ve bunu hatırlatmaktan vazgeçmemektir.
Bu bir iyileştirme talebi değil, bir insanlık onuru meselesidir.
Çünkü bir toplum, en zayıf halkası kadar güçlü değildir;
her bir halkasının eşitlendiği ölçüde özgürdür.
2026’nın, bu eşitliğe biraz daha yaklaştığımız bir yıl olması dileğiyle.
