Her yıl olduğu gibi bu hafta boyunca engelliler konuşuldu, farkındalık çağrıları yapıldı, birkaç güzel cümle kuruldu. Ardından hayat, yine kaldığı yerden devam etti.
Tam da bu yüzden şimdi sormak gerekiyor:
Toplum dediğimiz şey farklılıklardan oluşur deriz.
Peki bu farklılıkları gerçekten hayatın neresinde görüyoruz?
Farklı ırklardan, kültürlerden, inançlardan; kadınlardan, erkeklerden oluşan bir toplumda yaşıyoruz. Aynı sokaklarda yürüyor, aynı eğitim ortamlarını, aynı kamusal alanları paylaşıyoruz. Hayat dediğimiz şey, bu ortak alanlarda birlikte akıyor.
Engelliler de bu hayatın içindedir.
Tek farkları, bedensel bir farklılığa sahip olmalarıdır. Bunun dışında kaygılarımız, umutlarımız ve hayata dair beklentilerimiz ortaktır.
Ama ne zaman Engelliler Haftası gelse ya da Beyaz Baston Görme Engelliler Günü yaklaştığında telefonlarımız çalar. Okullardan davetler gelir:
“Öğrencilerimize engellilere nasıl yaklaşılması gerektiğini anlatır mısınız?”
Basın röportajlarında sorular hep aynıdır:
“Toplumdan beklentileriniz neler?”, “İnsanlar size nasıl davranmalı?”
Bu soruların kendisi bile sorunun nerede olduğunu ele verir. Çünkü mesele bireysel tutumlardan çok daha derindedir. Bu, açıkça bir eğitim ve temsil sorunudur.
Ana sınıfından üniversiteye kadar ders müfredatlarına bakın. Rehberlik programlarını inceleyin. Engellilikle ilgili kaç gerçek bilgi, kaç somut örnek vardır? Ders kitaplarında öğretmenler, doktorlar, bilim insanları yer alır ama çoğu zaman hepsi “makul” insanlardır.
Oysa sokağa çıktığınızda beyaz bastonuyla yürüyen bir görme engelliyle, işaret diliyle iletişim kurmaya çalışan işitme engellilerle, tekerlekli sandalyesiyle hayatını sürdüren yurttaşlarla karşılaşırsınız. Ama televizyonu açtığınızda bu insanlar yoktur.
Bir film seti düşünelim. Kadraj kurulmuş, sahnenin estetiği hesaplanmıştır. O sırada kadraja bir engelli birey girse çoğu zaman çekim durdurulur. Çünkü bu görüntü, alışılmış görsel dile uymaz. Engelli birey, fark edilmeden kadrajın dışına alınır.
Bu durum çoğu zaman kötü niyetten değil, yerleşik bir algıdan kaynaklanır. “Güzel”, “akıcı” ve “seyredilebilir” olan önceden tanımlanmıştır. Engellilik ise hayatın doğal bir parçası olarak değil, bu algının dışında kalan bir unsur gibi değerlendirilir.
Eğer engellilere yönelik önyargıların kırılmasını istiyorsak çözüm açıktır: Görünürlük.
Bu normalleşmenin toplumda nasıl oluştuğuna dair yakın geçmişten tanıdık örnekler vardır. Bir dönem, sokakta araba kullanan bir kadın gördüğümüzde dönüp bakardık. Bugün kadınlar şehirlerarası otobüslerde, belediye otobüslerinde direksiyon başındadır ve kimse bunu olağan dışı bulmaz. Çünkü görünürlük arttıkça yadırgama azalır.
Benzer bir durum, geçmişte başörtülü kadınların kamusal alandaki varlığı için de geçerliydi. Uzun yıllar boyunca görünmez kılınan bu kesim, hayatın doğal akışı içinde yer aldıkça bugün artık sorgulanmıyor. Toplum, alışarak normalleştiriyor.
Engellilik de bundan bağımsız değildir. Engelli bireyler ekranda, okulda, işyerinde, sanatta ve sporda hayatın doğal bir parçası olarak yer aldığında; yardım nesnesi değil, eşit yurttaş olarak görüldüğünde önyargılar kendiliğinden çözülür.
Eşit yurttaşlık yalnızca kâğıt üzerindeki haklarla değil; hayatın içinde yan yana durabilmekle mümkündür. Devletin temel görevlerinden biri de toplumu eğitmektir. Bu eğitim, yalnızca sınıf içinde verilen bilgilerle değil; temsil, görünürlük ve eşit katılımla sağlanır.
Biz engelliler olarak yalnızca sorunları dile getiren değil, çözüm üreten bir anlayışın içindeyiz. İstediğimiz şey ayrıcalık değil; hayatın doğal akışı içinde, olduğu gibi var olabilmek.
Çünkü eşitlik, ancak normalleştiğinde anlam kazanır.
Kamil AY