Televizyonları açıyorum. Tartışmalar aynı cümlelerin etrafında dönüp duruyor: Hangi ülkenin kaç askeri var, hangi ordunun kara gücü daha yüksek, hangi füze ne kadar menzile sahip… Haritalar açılıyor, oklar çiziliyor, ihtimaller konuşuluyor. Savaş, sanki sadece orduların karşı karşıya geldiği teknik bir meseleymiş gibi anlatılıyor.
Ama kimse başka ordulardan söz etmiyor. Savaş bittiğinde geriye kalan ordular vardır ve en kalabalık olanlar da onlardır.
Ölüler ordusu, sayılara sıkışmış, isimleri unutulmuş hayatlardan oluşur. Yas tutanlar ordusu, sessizdir, görünmezdir ve en uzun savaşı verir. Engelliler ordusu ise savaşın biçimini değiştiren ama kimsenin konuşmadığı gerçek kahramanlardır.
Hiroşima ve Nagazaki atom bombalamalarının ardından yaşananlar bunu açıkça gösteriyor. Yıllar boyunca süren sakatlıklar, hastalıklar ve travmalar… Savaş o gün bitmedi; sadece biçim değiştirdi.
Bugün de değişen bir şey yok. Orta Doğu’nun dumanı altındaki şehirlerde, son dönemde İran-İsrail gerilimi ile birlikte artan çatışma riski, Gazze’den çevre coğrafyalara kadar uzanan o kırılgan hattı daha da derinleştiriyor. Her patlayan bomba sadece binaları değil, insanların bedenlerini ve yarınlarını da hedef alıyor. Bölgesel gerilimlerin gölgesinde, her geçen gün bu “engelliler ordusuna” binlerce yeni insan katılıyor. Ama kimse onları konuşmuyor.
Bir an için durup düşünelim. Savaş alanından kaçmak isteyen biri, uluslararası hukuka göre beyaz bayrak açabilir. Bu bir haktır. Ama görme engelli bir insan, bir elinde beyaz bayrak, diğer elinde beyaz bastonla ne yolu bulabilir ne de güvenli bir çıkışa ulaşabilir. Hayatta kalmak, onun için bir hak olmaktan çıkar, neredeyse bir mucizeye dönüşür.
Tekerlekli sandalyedeki biri, yıkılmış yolların arasında hangi rampayı bulacak? İşitme engelli biri, bombardıman altında derdini nasıl anlatacak, nereden çevirmen bulacak? Bu soruların cevabı yok. Çünkü onlar savaş planlarının içinde yoklar. Ama savaşın en ağır yükünü onlar taşıyor.
Savaş konuşulurken hep güçlüler anlatılıyor. Oysa gerçek, güçsüzlerin hayatında yazılıyor. Bu hayatlar, acının ve kaybın sessiz ordusunu büyütüyor. İsimleri yok, sesi yok, ama etkileri derin ve kalıcı.
Belki de artık sorulması gereken tek bir soru var: Savaşın kazananı kim?
Geride kalanlara bakınca ortada kazanan bir ordu yok. Sadece büyüyen bir acı, derinleşen bir eşitsizlik ve her geçen gün genişleyen görünmeyen ordular var.
Ve belki de en büyük sorumluluk, bu sessiz çığlığı duyurabilmekte.