Hayatımızı kolaylaştırdığını sandığımız büyük şehirlerde, aslında yavaş yavaş kaybolduk. Kalbimizi, çocukluğumuzu, huzurumuzu; hepsini koşar adım terk ettiğimiz köylerde bıraktık. Hem kaybolduk hem de kaybettik. En başta da “lezzet” dediğimiz o saf tadı… Çünkü kaybedilen her şey, bir gün mutlaka özlenir. Özlenen de kıymetlenir. İşte bu yüzden bir pazarlama stratejisi olarak doğal,taze,sağlıklı,lezzetli diye her şeyin başına “köy” kelimesini koyar olduk: Köy domatesi, köy yoğurdu, köy ekmeği, köy yumurtası.Bir yerine beş ödemeyi göze aldık.Ödediğimiz bedelin önemi yok.Seviyoruz doğalı, köyden geleni… En çok da Fadime’yi.
Eskiler, köyde en az eşya ile, teknolojiden uzak ama doğaya yakın bir hayat yaşarlardı. Küçücük evlerde, bol tefekkürle ve kanaatkâr bir mutlulukla… Hepimiz o hayata bir yerinden şahitiz.
Tatilin, pikniğin, kayak yapmanın ya da sörfün ne olduğunu bilmeden de mutluydu köy insanı. Mutluyduk. Şehirde yaşayan bizler, küçücük sepetlere tıka basa yiyecek doldurup kilometrelerce yol giderek ailece vakit geçirmeye çalışırken, köydekiler karı koca, çoluk çocuk aynı ağacın altında gölgelenip, Allah ne verdiyse onu yerdi. Dinlenmek, onlar için yatsıdan sonra uyuyup sabah kuşlukta uyanmaktı. Ne daha fazlasına ihtiyaç vardı ne de arayışa…
Ama zaman değişti.Teknoloji her şeye ve herkese format attı. Atalık tohumların yerini hibrit tohumlar aldı. Kerpiç evlerin yerinde şimdi beton bloklar yükseliyor. Dereler kurudu, yerine kanallar açıldı. Çocuk sesleri sustu, sokaklar sessizliğe büründü. Binek hayvanların yerini traktörler, motosikletler, hatta elektrikli bisikletler aldı. Ak tülbentli nineler, eli bastonlu pamuk dedeler, çayırdan inen koyun sürüleri… Hepsi artık birer hatıra.
Çocukluk, bizim anavatanımız. Eskiden mutlu olmak için çeşit çeşit kıyafete, abartılı doğum günü kutlamalarına, son model telefonlara ya da pahalı oyuncaklara ihtiyaç yoktu. Salçalı ekmek, bulgur pilavı ve ayran; haşlanmış mısır kokusu, lokum bisküvi…
O yüzden bugünün çocuklarına bakarken “Keşke bizim gibi bir çocukluk geçirseydiler,” demeden edemiyoruz. Deli dana gibi sokaklarda koşturmamış, bostan parçalamamış, dalından domates koparmamış, dut ağacına tırmanmamış, çelik-çomak oynamamış, arife günü şeker toplamamış çocuklara bakarken içimiz burkuluyor. Çünkü biliyoruz: O tadı bilmeyen, çok şey kaçırıyor…
Bugün köyde ya da şehirde fark etmiyor; dört duvar arasında, telefonların büyüttüğü bir nesil var karşımızda. Sokaklara güvenle emanet edemediğimiz çocuklar, paylaşmayı bilmeden, herkesten ve her şeyden uzak büyüyorlar. Kafalarını içine gömdükleri sanal dünyalardan çıkmaya korkuyorlar. Kurdukları hayali dünyalarda yaşıyor, anne babalarının emeklerinden habersiz bir hayat sürüyorlar. Artık köyler de şehirler gibi çocuksuz, neşesiz…
Her şey değişti. Domatesin tadı da kavunun kokusu da, çocuğu da genci de yaşlısı da…
Ama bir tek şey değişmedi:
Köye dönme arzusu. Fadime’nin düğününde halay çekme hayali…
Oysa Fadime’nin düğünü çoktan oldu bitti. Fadime artık evli, çocuklu, hatta sosyal medya bağımlısı. Çocukları bilgisayar başında, tarlaya giden yok. Fadime yoğurt çalmak yerine hazır yoğurt alıyor, peynir marketten daha ucuza ve kolay geliyor. Turşuyu “turşu yap”suyuyla kuruyor bol kimyasallısından.Domates biber fidanını hazır alıyor. Eşi kahvede vakit öldürmüyor ama elinden telefonu düşürmüyor. Fadime, artık kocasının sosyal medyada “millete laf yetiştirmesinden” şikâyetçi. Geceleri misafirlik yerine internette sörf yapıyorlar. Çocuklar yufka ekmeği sevmiyorlar,zaten büyüklerin dişi kesmiyor.Beyazlatılmış,kepeği alınmış fırın ekmeğini tercih ediyorlar.
Yani demem o ki, Fadime’nin düğününden sonra eski çamlar bardak oldu.
Köye dönseniz bile aradığınız Fadime artık çevrimdışı.
Ulaşılamıyor.
Yazar: Hatice Meriç Doruk