Geçtiğimiz günlerde, 15 Ekim Dünya Beyaz Baston ve Güvenlik Günü’nde ülkemizin dört bir yanında erişilebilirlik sorunlarımız konuşuldu. Biz de bu vesileyle çağrımızı yineledik: Kamusal alanların tamamı herkes için erişilebilir olmalıdır. Erişilebilirlik bir ayrıcalık değil, haktır. Peki bunca çağrıya rağmen neden hâlâ aynı yerde, kapının önünde bekliyoruz?
Bir kamu binasının kapısında durduğunuzu düşünün. İçeride hizmet var. İçeride hak var. Ama siz kapıdan içeri giremiyorsunuz.
İşte tam o anda sıkça duyduğumuz o cümle geliyor akla:
“Her insan bir engelli adayıdır.”
Öyle mi gerçekten?
Adaylık bir hedefe talip olmayı anlatır. Bir sınava hazırlanırsınız, seçilmek için çaba gösterirsiniz. Peki “engelli adayı” olmak ne demektir? Hangi sınava hazırlanıyoruz?
Bu ifade ilk bakışta empati çağrısı gibi görünür. Oysa engelliliği bir ihtimal, bir talihsizlik olarak kodlar. Böyle olunca da bugün talep edilen haklar eşit yurttaşlık meselesi olmaktan çıkar, geleceğe dönük bir ihtiyat söylemine indirgenir.
Oysa hak, ihtimale bağlı değildir.
Engelliliğin önemli bir kısmı önlenebilir nedenlerden doğar. İş kazaları, trafik ihmalleri, yetersiz beslenme, çevresel riskler… Bunlar kader değildir. Kamusal denetimin zayıflığı ve ihmallerin sonucudur.
Devletin görevi yalnızca ortaya çıkan mağduriyeti telafi etmek değildir. Asıl görev, engelliliğe yol açan koşulları azaltmaktır. Koruyucu sağlık hizmetlerini güçlendirmek, iş güvenliğini denetlemek, kamusal alanları erişilebilir kılmak, riskleri önceden bertaraf etmek sosyal devlet olmanın gereğidir.
Denetimsiz bırakılan bir iş yerinde engelli kalan bir işçinin yaşadığı şey kader değil, denetlememe tercihidir. Trafik güvenliği sağlanmadığı için kalıcı hasar alan bir gencin yaşadığı şey talihsizlik değil, sorumsuzluktur.
Daha da acısı, bedensel gelişimini tamamlamamış çocukların ağır çalışma koşullarında sermayenin insafına terk edilmesidir. Bu yalnızca bir yoksulluk sorunu değil, önlenebilir bir zarardır. O çocukların uğradığı zarar kader değil, ekonomik ve siyasal tercihlerin sonucudur.
Bunu söylemek, engelliliği bir eksiklik olarak görmek anlamına gelmez. Amaç, önlenebilir zararlar karşısında devletin ve toplumun sorumluluğunu hatırlatmaktır.
Yıllardır sahada şuna tanıklık ediyorum: İnsanlar engelliliğe değil, erişilemezliğe mahkûm ediliyor. Sorun çoğu zaman bedenlerde değil, kamusal düzenlemelerdedir.
Kaldırımlar işgal altındaysa, kamu binaları erişilebilir değilse, eğitim kapsayıcı değilse, istihdamda ayrımcılık sürüyorsa; engel bireyin bedeninde değil, sistemdedir.
Şimdi yeniden o kapıya dönelim.
Bir kamu binasının kapısında içeri giremeyen kişi mi sınıfta kalmıştır?
Yoksa o kapıyı erişilebilir yapmayanlar mı?
Belki de asıl sınav burada başlıyor.
Engelli hakları, bir gün başımıza gelebilecek ihtimaller üzerinden değil; bugün var olan insanların eşit yurttaşlık hakkı üzerinden savunulur.
Bu nedenle erişilebilirlikle ilgili her kararın merkezinde engelli bireylerin söz hakkı olmalıdır. Kendi sorunlarımızı en iyi biz biliriz.
Engellilik bir lütuf meselesi değildir.
Bir yardım başlığı değildir.
Bu bir eşitlik meselesidir.
Biz bir ihtimal değiliz.
Biz zaten buradayız.
Ve aday değiliz.
Sınavdayız.
Kamil AY